Devletçilik unutuldu mu?

Güncelleme tarihi: Mar 2

Atatürk İlkelerinden biri olan Devletçilik, tüm yönleriyle terk edilmeye yüz tutmuşken aynı zamanda halk bazında da "Devlet yanlısı olmak" fikrinden Türk Milleti, siyasi hırpalanmalar sebebiyle giderek uzaklaştı. Peki Devletçilik ilkesini hem devlet hem millet unutursa ve Devletçilik ilkesi yok olursa ne olur?



Yazar : Elçin Tuva


"Zafer, zafer benimdir diyenindir!"

Atatürk'ün hemen her deyişinde ayrı bir fikir deryası bulunmaktadır. Kendini yetiştirmiş olmasının yanı sıra almış olduğu eğitimin kalitesi, dünya tarihinde onu ayrıcalıklı bir yere taşıdı.


Erzurum'un kekiki ile Mersin'in ya da İzmir'in kekiki nasıl ki hava, su, nem, toprak gibi unsurlar sebebiyle birbirinden farklı ise insan da öyledir. Devlet de öyledir.


Her devletin bir yasayı ya da dini ya da hayali, ideolojiyi yaşama şekli ve ritmi aynı değildir.


Bu sebeple Devletçilik, sosyal devlet anlayışı içinde Türkiye Cumhuriyetinin dünyada eşi ve benzeri görülmemiş modellerle adından söz ettirdiği bir ilkedir.


Sümerbank ve Köy Enstitüleri bu ayrıcalığın ilk örnekleridir.


Devletçilik temel anlayış ile kişilerin girişemeyeceği işlerde girişimci konum ile devletin sorumluluk almasıdır.


Türkiye Cumhuriyeti, Devletçilik ilkesi ile demiryollarından tarıma, köy okullarından sanayiye birçok atılımlarda bulunmuş uçak dahi üretmeye başlamıştır.


Özel girişimcilik kadar önemli olan Devlet girişimciliği, 40lı yıllardan milenyum başlangıcına kadar bir hayli örselendi.


Devletçilik, son birkaç yılda bazı farklı sebeplerle yeniden dirilmeye başlıyor diyebiliriz. Mesela bugün Atlas 1948 İstanbul Müzesinin açılması da kültür alanında devletin girişimciliğe soyunduğu bir konu başlığıdır.


Şöyle ki; müzecilik "işine" (!) özel sektör el atmıştı, biliyorsunuz. Hemen her büyük şirket sahibi ailelerin kendilerince müzeleri, sanat evleri bulunuyor. Ancak müzecilik küçük çapta özel girişimcilere ait olabilir. Büyük çaplı müzecilik, devlet çapında bir iştir. Zaten müzelerimiz çok şükür ki büyük oranda devletimizin bünyesindedir.


Peki, halkın ve milletin bu noktada Devletin bu ilkesini benimseme ve sürdürülebilir bir şekilde yürütmesinde rolleri var mı?


Zurnunanın "dıt" dediği yer burası.


Memur diye bir kafanın, bir tipin, bir karakterin gelişmesi ile mahvolan ülkemiz, Devletçilik ilkesini de tam olarak bu kafa ile rafa kaldırmak zorunda kalmıştır.


Memur kafa ile üretmeyen, sahiplenmeyen, ileriye taşımak için bir güdü taşımayan, ama alt ama üst noktadan maaş almanın derdinde olan ve hesap verecek kimsesi olmayan bu kafa ile devletin güzide kurumları, birer sinekli bakkal modeline dönüşmeye başlamış ve TÜPRAŞ gibi dev bir işletme, devletin elinden çıkıp gitmiştir.


Devletin, Devletçilik ilkesine yeniden bürünmesinin ayak seslerini duymak sevindirici. Ancak arka planda bulunan niyetlerin iyi olup olmadığından henüz emin değilim.


Halkın siyaset unsuru ile devlete karşı bir güruh olarak konumlandırılması ise bir diğer çekincem.


Devletin ve halkın Devletçilik ilkesinden uzaklaşması ile başımıza neler geldiğini gördük. Bundan sonra da umarım ki hem devletin hem de milletin Devletçilik ilkesine sarılarak her alanda ülkenin sahiplenmesi, "Benim!" diyebilmesi ve sonra da bir zafere yürümesi gerçek olur.


5 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör