Batı'da Çin'e Dair Yanılgılar

Sadece 30 yıl önce sokaklarda üst düzey bürokratların arabaları vardı. Halk, Mao kıyafetleri ile dolaşırdı. Köylerde geleneksel yaşam tüm geçmişiyle aynen yaşamaya devam ederdi. Fakat 30 yıl içinde Çin, hem kendini hem dünyayı yenileyip dünyanın ikinci büyük ekonomisi olarak ortaya çıktı.


Batı'da Çin'e Dair Yanlış Bilgiler

Makale : Elçin Tuva

Kaynak : Harward Business Review


Batı'da Çin'e dair en büyük yanılgının kökünde yatan sebep; ekonomik büyümedeki temellerin Batı'daki ile aynı olması gerektiğine dair inanç.


Bu inanca saplı kalan Batı, Çin devletinin yatırımcı, düzenleyici ve fikri mülkiyet sahibi olarak süregelen rolünü tasavvur edemedi. Üstelik tasavvur edememekte de ısrara devam ediyor.


Peki, neden?


Çin'in tarihi, kültürü ve dili hakkında sahip olunan bilgilerdeki boşluk en köklü sebep. Bu durum Çin ile diğer ülkeler arasında ikna edici bir samimiyetle kuşkudan arındırılmış bir diyaloga sürüklüyor.


Ya da Batı'nın en sevdiği şeylerden birinden mahrum olmak: Çin tarihi ve kültürüne karşı Batı'daki cahillik, tarihsel yalanlar uydurma lüksünden onu mahrum bıraktığı için Çin'e karşı güçlü konumda olamama endişesi!

Keza Batı'nın güç konusunda en büyük yeteneğini tarihsel çarpıklıktan, uydurma tarihten ve kültürel bulanıklık yaratmaktan geçtiğini artık bilmeyen neredeyse kalmadı. Ancak Batı, bu yeteneğini iş görür halde sürdürmeye devam ediyor, her şeye rağmen.


Ekonomi ve Demokrasi, aynı madalyonun iki ayrı yüzüdür diye Harward Business Review yazarları Rana Mitter ve Elsbeth Johnson, eski ABD Başkanı Bill Clinton 2000 yılında yaptığı bir konuşmayı referans gösteriyor:


DTÖ'ye katılarak Çin sadece ürünlerimizin daha fazlasını ithal etmeyi kabul etmiyor, demokrasinin en önemli değerlerinden birini ithal etmeyi kabul ediyor: ekonomik özgürlük. Bireyler, hayallerini gerçekleştirme gücüne sahip olduklarında, daha büyük oranda söz talep edecektir.

Ancak sanrılar içeren bu söylem Çin ile ABD, Japonya, İngiltere, Almanya ve Fransa arasındaki bazı temel farklılıkları gözden kaçıran bir söylem. Keza bu ülkeler 1945'ten sonra bağımsız yargı sistemlerine sahip çoğulcu demokrasi yapılarına sahiptir. Sonuç olarak ekonomik büyüme; sosyal ilerlemeyle geldi. Ancak Çin'de istikrarlı büyüme, komünist yönetim ile geldi. Üstelik Çin, liberal olmaya çalışan ya da Batı'ya benzemeye çalışan bir devlet değil; her ne ise onu daha da artırmak isteyen bir devlettir; ekonomide, siyasette, askeriyede, ticarette.


Tabi bu yanılgının yaygın olarak görülmesinde Çin'in Batı'da yaptığı reklamlarda ve tanıtımlarda liberal varyasyon ile güvenilir marka / devlet olarak kendini göstermesidir.


Diğer yandan Çin, yenilik yapma kapasitesinin düşük seyredeceği yönündeki tahminleri de alt üst etti. yapay Zeka, biyoteknoloji, uzay araştırmaları konusunda artık Çin, küresel lider konumdadır. Alibaba ve Tencent markalarının bu vizyonda olumlu etkisi de küçümsenemez. Yenilikçi yaklaşımlarla güçlü finanse edilmiş ordu da tahminleri alt üst eden diğer konu başlıkları.


Mutsuz Çinliler algısı ise Harvard'ın Kennedy Devlet Okulu'ndaki Ash Center'dan Temmuz 2020 anket verileri ile Çin vatandaşlarının Pekin hükümetinden % 95 memnuniyet olduğunu ortaya koyması ile kül olup gitti. Çünkü Çin'de sahada çalışma yapan araştırmacılar, bu anketin sonucunu doğruladı.


Yenilenen mülkiyet yasası ile bir temizlikçinin ev sahibi olabilmesi, dünyaya açılan pazarlar ile örneğin bir gazetenin dünya markalarından reklam alabilmesi, bir öğrencinin araştırmaları için devletten aldığı yüksek destekler bu memnuniyetin sırlarından sadece birkaçı.


Otoriter siyasi sistemlerin meşru olamayacağını düşünen Batı'ya karşı Çinliler, kendi siyasi sistemlerinin aslında Batı'nınkinden daha meşru ve etkili olduğuna inanıyor. Bu ise Batı'da kuşkulu bakışların Çin'in üzerinden uzun süre eksik olmayacağı anlamına gelmektedir.


Üstelik bir kritik ayrım, Çin sisteminin yalnızca Marksist olmaması, aynı zamanda Marksist- Leninist olması da diğer sorunlardan biridir. Çünkü birçok Batılı bunun ne anlama geldiğini veya neden önemli olduğunu anlamıyor.


Marksist bir sistem öncelikle ekonomik sonuçlarla ilgilenir. Bunun elbette siyasi sonuçları vardır - örneğin, varlıkların kamusal mülkiyetinin eşit servet dağılımını sağlamak için gerekli olduğu - ancak odak noktası ekonomik sonuçlardır.


Bununla birlikte, Leninizm esasen politik bir doktrindir; birincil amacı kontroldür. Dolayısıyla, Marksist-Leninist bir sistem yalnızca ekonomik sonuçlarla değil, aynı zamanda sistemin kendisinin kontrolünü kazanmak ve sürdürmekle de ilgilenir.


Bu sebeple bugün Çin'de iş yapmak ve yatırım yapmak isteyen firmalar ile Çin, Batı'daki mantık ile ilgileniyor olsaydı yani yalnızca ekonomik sonuçlarla ilgileniyor olsaydı, yabancı işletmeleri ve yatırımcıları hoş karşılayacak ve ekonomik büyümenin sağlanmasına yardımcı olmaları koşuluyla, fikri mülkiyetin kimin veya bir ortak girişimde çoğunluk hissesinin sahibi olduğu konusunda agnostik olarak onlara eşit ortaklar olarak davranacaktı. Ancak Çin aynı zamanda Leninist bir sistem olduğu için, yabancı yatırımcılar konusundaki fikirlerini değiştirmemektedir. Haliyle yabancı ortakları ekonomik olarak ne kadar etkili veya yararlı olursa olsun, Çinli liderler için kritik öneme sahiptir. Örneğin Google, Çin tarafından reddedilen bir hizmet olup ülkede Badoo uygulaması ile Çin, kendi arama motoru ve internet alt yapısını kullanmaktadır. Google'ın sağlayacağı getiriler, bu sebeple Çin'i ilgilendirmemektedir.


3 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör