Dil Bilinci Bayramı

Dönemin İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. Bedia Akarsu tarafından kaleme alınmış olan Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan Dil Bilinci Bayramı adlı makalede Türk Dilinin gücü ve üstünlüğü anlatılmıştır.



Türk Yazıtları, Türk Yazı Abideleri
Türk Yazıtları

Reisi Cumhur Sebahattin Öztürkoğlu Arşivinden


Yarına Mektuplar - Dokuzuncu Makale

Cumhuriyet Gazetesi


HABER ADI : Dil Bilinci Bayramı

MAKALE YAZARI: Prof. Dr. Bedia Akarsu

TARİH : 26 Mayıs 1984 Çarşamba


Bugün 26 Eylül Dil Bayramı, özellikle Türkçeye gönül verenlerin, Türkçenin gelişmesine katkıda bulunanların bayramı.


Hepimize kutlu olsun.

Nedir anlamı bugünün?

Atatürk, neden dilde devrim yapmaya gerek gördü?

Niçin Türk Tarih Kurumunu ile birlikte Türk Dil Kurumunu kurdu ve ölümünden önce de bütün mal varlığını bu kurumlara bıraktı?


Atatürk'ün ereği uygarlık yolunda her alanda yenileşmedir. İyiye, güzele doğru gelişmedir. Her şeyden önce de düşünmenin değişmesidir.


1 Kasım 1937'de TBMM'ni açarken "Büyük davamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli inkılap yapmış olan büyük Türk Milletinin dinamik idealidir." der.


Devrimlerin amacını çağdaşlaşma olarak belirleyen ve ulusunu çağdaş toplumlar arasına katmak, onların üstüne çıkarmak isteyen Atatürk, ulus olmanın ilk koşulunun dil ve tarihten geçtiğini biliyordu.




ULUSAL BİLİNÇ


Kendi öz diline, kendi öz tarihine dayanarak kendi öz kültürünü yaratamayan bir ulusun bağımsızlığından da söz edilemezdi. Öyleyse her şeyden önce Türk Ulusu, kendi diline ve kendi tarihine, üzerinde yaşadığı toprakların tarihine sahip çıkmalıydı.


Cumhuriyetle ulusal döneme girmiş olan Türklerin, artık kendi ulusal tarihlerine eğilmeleri gerekiyordu. Tarih araştırmalarına bu düşünceyle girmiş olan Atatürk, 1931'de "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti" adı ile bağımsız bir dernek kurdu. Bu dernek 1935 yılında "Türk Tarih Kurumu" adını alacaktır.


Tarih araştırmaları ilerlerken, Atatürk'ün "Dil konusunun da ele alınması zamanı geldi." diyerek 12 Temmuz 1932'de, dört yıl sonra Türk Dil Kurumu adını olacak olan "Türk Dili Tetkik Cemiyeti"ni kurmuştur. Ancak Türk Dili Kurumu, tarih Kurumundan değişik bir biçimde kuruluyor, yalnız dil bilginlerine değil bütün aydınlara açık tutuluyor, bununla da bütün ulus bireylerinde dil bilincinin uyandırılması sağlanıyordu. Çağdaş bir toplum olmak için düşüncede devrim yapmak gerektiğine sık sık değinen Atatürk, düşüncede devrimin dilde devrim yapmadan olanaksız olduğunu biliyordu. Bunun için de ilkin Dil Devrimine hazırlık olmak üzere Yazı Devrimini gerçekleştirmiş; Türk Diline uymayan, okumayı ve yazmayı güçleştiren Arap harfleri yerine Latin harflerini koymuştu. Bu yeni harfler aynı zamanda Türkçeye dilin özleşmesini sağlayacak biçimde uyarlanmıştı.




DEVRİMİN AKSAKSIZ YÜRÜYÜŞÜ


Bütün devrimini adım adım gerçekleştiren Atatürk'ün Dil Devrimini de önceden planlamış olduğunu gösteriyor bu olay.


Yazı devrimini çok kısa bir hazırlıktan sonra bir günde gerçekleştiren Atatürk, Dil Devrimine uzun bir süre gerektiğini bildiği için tüm hazırlıklardan sonra - ki bu hazırlık sekiz on yıl sürmüştür- ancak 1937'de bütün okul kitaplarını değiştirerek yerlerine öz Türkçe terimlerle yazılmış kitaplar koydurtmuştur. Nitekim ölümünden on gün önce 1 Kasım 1938'de kendi adına Celal Bayar'a okuttuğu Meclis açılış konuşmasında yine tüm devriminin temel taşları olan dil - tarih konusuna değinmiş ve şu sözleri eklemiştir:


"Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hadise olarak kaydetmek isterim."

Terimler Türkçeleştirme işine kendi de katılmış, pek çok terimi o Türkçeleştirmiştir ve ürettiği öz Türkçe terimlerle bir de "geometri" kitabı yazmıştır 1936 - 1937 kış aylarında. Günlük dilde kullandığımız gibi, felsefe terimi olarak da kullandığımız "uzay", "boyut", "varsayım" gibi terimler bu kitapta önerilmiştir.


Terimlerin Türkçe köklerden türetilmiş olması, kavramların anlamlarını da açık, aydınlık kılmış, Türkçede anlatım olanaklarını genişletmiştir.




TÜRKÇENİN ÜSTÜNLÜĞÜ


Asıl önemli olan da kanımca Türkçenin sözcük üretmede, sözdiziminde ve en önemlisi, anlatım olanaklarında ne denli güçlü bir dil olduğunun ortaya çıkması, bunun Türkçeye eğilen aydınlarca görülmüş olmasıdır. Osmanlıca savunucuları, öteden beri Türkçenin kendi içinden gelişmesine olanak görmemişler, Türkçeyi "çadır dili", "aşiret dili", "kaba dil" sözleriyle nitelemişlerdir. Dahası onun gelişmeye elverişli olmayan "ikinci derecede bir dil" olduğunu, bu yüzden Arapça ve Farsçaya dayanmak zorunda olduğunu ileri sürmüşlerdir.


Yazarlar durmadan yazı dilinden, bilim adamları terim kargaşalığından yakınmış, ama çıkar yolun Türkçeyi kendi içinde geliştirmek olacağı kavranamamıştır. Oysa bir Kaşgarlı Mahmut 11. yüzyılda "Divanü Lûgat-it Türk"ü yazmış, Türk Dilini tanıtmak ve bilmeyenlere öğretmek amacı ile.


15. yüzyılda büyük bilgin ve ozan Ali Şîr Nevaî "Muhakemetü'l Lûgateyn" adlı yapıtında Türkçe ile Farsçayı karşılaştırarak Türkçenin Farsçaya üstünlüğünü, Farsçadan daha zengin bir dil olduğunu örneklerle gösterir.


13., 14. yüzyıllarda Kur'an çevirileri Türkçe terimlerle yapılıyor, bilimsel kitaplar sade bir dille yazılıyor, bilimsel terimlerin de Türkçeleri kullanılıyordu.

Ama bütün bunlara karşın çeşitli nedenlerle Türkçe bilim ve yazın dili olarak Arapça ve Farsçanın etkisi altına girmiş, 16. yüzyıldan sonra bu etki büsbütün artmıştır. Böylece Arapça ve Farsçanın Türkçe üzerinde kurdukları egemenlik yüzyıllar boyunca sürecek ve Türkçe "avam dili" sayılacaktır.


Ama yine Türkçeyi kurtaracak olan bu "avam dili" dedikleri halk Türkçesidir. Halk ozanlarının işlediği Türkçedir.

Yakınır durur kimileri "İngiliz Shakespeare'i anlıyor, Fransız Racine'i anlıyor, bizse eski ozanlarımızın, yazarlarımızın dilini anlamıyoruz." diye.


Londra Üniversitesinde psikoloji profesörü olan (şimdi emekli) aynı zamanda önemli sanat dergilerinde edebiyat eleştirileri yapan ünlü Denys W. Harving'in bir mektubunda şu sözler yer alıyor:


"İngilizceye yeni çevrilmiş olan ünlü ozanınız Yunus Emre'yi okuyorum. Ne talihli bir ulussunuz, 13. yüzyılda böyle bir ozanınız var. O çağda böylesine hümanist düşüncelerle dolu bir yazarımız yok bizim. Daha da önemlisi 700 yıl sonra o ozanın dilini anlıyorsunuz."


Yakınanlara yanıt veriyor sanki bu ünlü İngiliz yazarı.


İşte Atatürk'ün açtığı çığırla kendi diline ve tarihine bilinçle yönelen Türk Ulusu, halk içinde yaşayan, halkın korumuş olduğu öz Türkçeye dönmüştür.


Bugünün öz Türkçesi, Yunus'un dilini sürdüren Türkçedir.

Yunus'u ve halk dilini inceleyenler, Türkçenin ne büyük bir anlatım gücü olduğunu, sözcük dağarcığının ne denli zengin olduğunu bilirler. Tek bir örnek de ben vereceğim felsefe açısından. Çağımızın varoluş felsefesinin temsilcilerinden Karl Jaspers'in varoluş kavramını tam olarak tanımladığına rastlamıyoruz. Hatta Jaspers'e göre böyle bir tanım yapılamaz da, çünkü nesnel anlamda var oluştan söz edilemez. Jaspers, sayfalar dolusu birçok kitaplar yazmış, varoluş üzerine kesin bir tanım vermeden. Varoluş, ona göre ussal kavramlarla, usla kavranmayacak olan, insanın içindeki koşulsuz, salt bireysel çekirdektir. İnsanın kendisi olma'dır varoluş, bunu da ancak kendi özgür kararı ile gerçekleştirebilir. Bu kendisi olma, bu iç çekirdek Yunus'un "Bir ben vardır bende içre"sinden başka bir şey mi dersiniz? Jaspers, Türkçe bilseydi de Yunus'u okusaydı bu "benden içre ben"de aradığını bulurdu sanırım.




SONUÇ


Ben Türk felsefesinin Türkçe söz ve deyimlere eğilerek, bu deyimler çözümlenerek doğacağına inanıyorum. Bugün artık en çetin felsefe konularını bile oldukça rahat bir biçimde anlatabilecek düzeye geldi Türkçemiz. Ama ne yazık ki bugün bir kültür dili olma çabasında böylesine yol almış olan Türkçemizi, yeniden engellemeye çalışanlar çoğaldı.


Yöntemleri de hiç değişmiyor; Atatürk'e dil uzatmaktan çekindikleri için onun düşünce ve devrimlerini saptırmaya çalışıyorlar.


Bunu 40 yıl önce de söylüyorlardı.


Nurullah Ataç, böylelerine "11 teşrinisani muhalifleri" derdi, "kasım demiyorum çünkü onlara teşrin yaraşır" diye de eklerdi. Gerçekten Atatürk'ün sağlığında koyu öz Türkçeci olanlar, Atatürk ölür ölmez "muhalefet"e geçmişler, doğrudan karşı koyamadıkları için de dolambaçlı yolları yeğlemişlerdi.


"Ülkü" dergisinin 1938 - 1939 sayılarını inceleyenler bunu hemen görebilir. Bugün de aynı durumla karşı karşıyayız. Yine "yaşayan dil" isteği ile çıkıyorlar ortaya ama yaşayan dilin hangisi olduğunun pek de ayrımına varmadan.


Bugün yine kırk yıl öncesi gibi Atatürk'e dayanarak alınan yolları geri döndürmeye uğraşanlar, bu kez de Atatürk'ün 1927'de verdiği ünlü "Söylev"in "dilini örnek alalım, o dile dönelim" diyorlar; böylece de Atatürk'e bağlılıklarını (!) göstermiş olduklarını sanıyorlar.


Düşüncede devrimin ne denli dile bağlı olduğunu, Atatürk devrimine ayak uydurmayanların, düşünüş devrimini kendi kafalarında gerçekleştirememiş olanların kullandıkları dil de tanıtlıyor.


Dillerini özleştirebilseydiler, kafaları da çağdaşlaşır, kavram kargaşasından da kurtulurlardı sanırım. Ama uğraşıları boşunadır. Görünüşteki bugünkü başarıları geçicidir.


Ne yaparlarsa yapsınlar, Türk Ulusunu Atatürk devriminden saptıramayacaklardır.

2 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör